Türkiye’nin görsel hafızası denildiğinde akla gelen ilk isim olan Ara Güler, 16 Ağustos 1928’de İstanbul’un Beyoğlu semtinde dünyaya gelmiştir. Çok kültürlü bir imparatorluk bakiyesinin genç bir cumhuriyete evrildiği sancılı ancak umut dolu bir dönemin tanığı olarak büyüyen Güler, Ermeni kökenli bir ailenin çocuğu olarak sanatla iç içe bir çocukluk geçirmiştir. Lise yıllarında sinemaya ve tiyatroya duyduğu ilgi, onu Muhsin Ertuğrul’un tiyatro kurslarına yönlendirse de, kaderi onu sahne tozundan karanlık odaya, yani gazeteciliğe ve fotoğrafa taşımıştır. 1950 yılında Yeni İstanbul gazetesinde başlayan profesyonel kariyeri, yerelden evrensele uzanan ve bir asra yaklaşan ömründe milyonlarca karelik devasa bir arşive dönüşmüştür.
Ara Güler’i çağdaşlarından ayıran ve onu bir efsane haline getiren en önemli unsur, fotoğraf sanatına bakış açısındaki keskin duruştur. Kariyeri boyunca kendisine atfedilen “fotoğraf sanatçısı” unvanını ısrarla reddetmiş, kendisini bir “foto muhabiri” ve “tarihçi” olarak tanımlamıştır. Güler’e göre sanat, bir kurgu ve yalan barındırabilir; ancak fotoğraf, gerçeğin ta kendisidir. Deklanşöre basılan o an, zamanın durdurulması ve geleceğe bir belge bırakılmasıdır. Bu felsefe doğrultusunda, estetik kaygılarla kurgulanmış stüdyo çekimlerinden ziyade, hayatın doğal akışı içindeki “karar anı”nı yakalamayı hedeflemiştir. Onun kadrajında ışık ve kompozisyon, gerçeği estetikleştirmek için değil, hakikati en çarpıcı haliyle sunmak için bir araçtır.
Bu hakikat arayışının en büyük sahnesi ise şüphesiz İstanbul olmuştur. Ara Güler, İstanbul’u sadece fiziksel yapılarıyla değil, şehrin ruhuna sinmiş olan melankoliyle birlikte fotoğraflamıştır. Nobel ödüllü yazar Orhan Pamuk’un İstanbul kitabında şehrin “hüzün” kavramını anlatırken referans aldığı Güler fotoğrafları; yıkılan ahşap konakları, sisler içindeki Haliç’i, arnavut kaldırımlarında yürüyen yorgun insanları ve Boğaz’ın dumanlı vapurlarını belgeler. Ancak Güler’in İstanbul’u, insansız bir dekor değildir. Süleymaniye Camii’ni çekerken bile yapının mimari heybetinden ziyade, avlusunda oturan birinin o yapıyla kurduğu ilişkiyi önemser. Ona göre insansız bir manzara, ruhsuz bir taş yığınından ibarettir; mekân ancak insanla anlam kazanır.
Güler’in vizyonu, sadece Türkiye sınırları içinde kalmamış, 1950’lerin sonlarından itibaren uluslararası arenada da büyük yankı uyandırmıştır. Dünyaca ünlü Magnum Photos ajansına dahil olması ve Henri Cartier-Bresson, Marc Riboud gibi efsanelerle kurduğu dostluklar, onun vizyonunu evrensel standartlara taşımıştır. Kariyerindeki yükseliş o denli etkileyicidir ki, 1961 yılında İngiltere’de yayımlanan Photography Annual Antolojisi, onu “Dünyanın En İyi Yedi Fotoğrafçısı”ndan biri olarak ilan etmiştir. Aynı dönemde Amerikan Dergi Fotoğrafçıları Derneği’ne (ASMP) kabul edilen tek Türk olma onuruna erişmiş ve Almanya’da “Master of Leica” unvanını kazanmıştır. Bu başarılar, bir Türk foto muhabirinin dünya basın fotoğrafçılığında zirveye oynayabileceğinin en somut kanıtı olmuştur.
Portre fotoğrafçılığı ise Ara Güler’in ustalığını konuşturduğu bir diğer alandır. O, 20. yüzyıla yön veren siyasetçi, sanatçı ve düşünürlerin sadece yüzlerini değil, karakterlerini de fotoğraflamıştır. Pablo Picasso’nun fotoğrafını çekebilmek için günlerce kapısında beklemiş, sonunda ünlü ressamın güvenini kazanarak onu en doğal haliyle görüntülemeyi başarmıştır. Salvador Dali’nin teatral bakışlarını, Winston Churchill’in otoriter duruşunu, Alfred Hitchcock’un gizemli havasını ve Aşık Veysel’in toprak kokan yüzünü onun objektifinden tanırız. Güler, çektiği kişinin maskesini düşürüp, ardındaki insanı ortaya çıkarma konusunda eşsiz bir yeteneğe sahipti.
Ara Güler’in gazetecilik refleksi, sadece sanata değil, arkeoloji bilimine de tesadüfi ancak devasa bir katkı sağlamıştır. 1958 yılında Aydın’ın Geyre köyünde kaybolduğunda, köylülerin tarihi Roma sütunlarını masa, lahitleri ise üzüm sıkma teknesi olarak kullandığını fark etmiştir. Bu tuhaf ve büyüleyici manzarayı fotoğraflayarak dünyaya duyurması, arkeolog Kenan Erim’in dikkatini çekmiş ve Afrodisias Antik Kenti’nin gün yüzüne çıkarılmasına vesile olmuştur. Bugün UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde yer alan bu antik kent, bir foto muhabirinin dikkati sayesinde medeniyet tarihine kazandırılmıştır.
Sonuç olarak, 2018 yılında hayata veda eden Ara Güler, arkasında 2 milyonu aşkın kareden oluşan devasa bir görsel arşiv bırakmıştır. O, hayatı boyunca “tarihi makinasıyla yazan” bir adam olmuştur. Bugün onun fotoğraflarına baktığımızda sadece estetik bir kare görmeyiz; orada kaybolan bir İstanbul’u, Anadolu insanının çilesini, bir dönemin ruhunu ve yaşanmışlığın izlerini buluruz. Kendisini sanatçı olarak kabul etmese de, gerçeği bu denli güçlü bir estetikle ebedileştirmesi, onu sanat ve basın tarihinin en unutulmaz isimlerinden biri yapmaktadır.
Kaynakça
- Güler, Ara. İstanbul’un Gözü. Yapı Kredi Yayınları, 2008.
- Pamuk, Orhan. İstanbul: Hatıralar ve Şehir. İletişim Yayınları, 2003.
- Tavlaş, Nezih. Foto Muhabiri: Ara Güler’in Hayat Hikayesi. Yapı Kredi Yayınları, 2009.
- Coşkun, Bekir. Ara Güler ile Nehir Söyleşi. (Çeşitli yayınlar ve derlemeler).
- Ara Güler Müzesi Arşivi. (aragulermuzesi.com)